14 Eylül,1. Sayı,1. Sayfa

Harekât-ı Milliyenin Esbabı

Acaba yalnız mağlup olmakla bir devlet bu hale gelebilir mi?.. Her şeyden evvel şu hakikati nazar-ı itibare almalıyız ki ne uğradığımız hezimetin vüs'at ve dehşeti ve nede düşmanın büyük azamet ve kudreti , devletimizi inkıraza (yok olmaya) mahkûm edecek mahiyette değildir. Bunun en büyük ve en maddi delaili (somut kanıtı), Almanya ve Bulgaristan gibi harbi umumide bizimle teşrik-i mukadderat (kader birliği) etmiş , aynı mesaiyi sarf ettikten sonra aynı mağlûbiyetle terk-i mesai etmiş ( yaptığı işi bırakmış / savaştan çekilmiş) eski müttefiklerimizin bu gün bizim vaziyetimizde bulunmamaları ve hiç olmazsa müstakil bir mevcudiyetle işin içinden çıkmış olmalarıdır.

Bu iki devleti bizimle mukayese ederken belki bir itiraz irad edilir (itirazda bulunulur) ve denilir ki : onlar bizim kadar mağlup olmamışlardır . Çünkü Almanya hiç bir karış toprağını düşmana çiğnetmiş olmadığı gibi Bulgaristan'ın bütün felâket-i harbiyesi de (harpten ötürü uğradığı bela da) Makedonya'daki arazisine münhasır olmuş (sınırlı kalmış) ve buna mukabil asıl Bulgaristan bütün tamamiyeti ile Bulgarların elinde kalmıştır.

Filhakika (gerçekte) ittifak-ı murabba (dörtlü güç birliği / Almanya, Avusturya- Macaristan, Bulgaristan, Osmanlı İmparatorluğu) erkânından harp esnasında en çok arazi kaybeden devlet hiç şüphesiz ki bu devletti. Fakat bununla beraber şunu da hiç kimse inkâr edemez ki Arap memleketlerini kaybeden Türk oğlu kendi ana yurdu olan Anadolu'sunu payitahtı ile beraber bütün tamamiyet- i Milliyesi ile müdafaa ve muhafaza etmiş ve mütareke name (*) imzalandığı gün bu topraklarda düşman elinde hiç bir karış bırakmamıştır.

Türk memleketi Türk'ün elinde duruyordu ve hükûmet de sırf işte bu vaziyete istinaden Wilson'un milliyet nazariyesi mucibince sulh akdine talip olmuştu. Mütareke muahedesi bu şerait (bırakışma / ateşkes antlaşması bu koşullar) altında imza edildi. Fakat aradan on ay geçer geçmez feleğin çemberi dönüp değişti; başta sevgili pay-ı tahtımız (başkentimiz / İstanbul) olduğu halde Musul, Adana, İzmir gibi en güzel ve en feyyaz (verimli-bereketli) eyaletlerimizle İzmit, Eskişehir, Samsun ve kısmen Balıkesir sancaklarımız ve hatta iki adım ötede duran Merzifon ismindeki kazamız vesaire gibi bir çok yerlerimiz düşman istilâsına uğradı. Topraklarımız bu hale geldiği gibi milletimizde yalnız İzmir fecayiinde yüz bir bin kurban vermek mecburiyetinde kaldı.

Mütarekenin akdinden bu güne kadar tahakkuk eden zayiatımızı bu kadar görüp de bununla iş bitmiş ve geride ne kaldıysa bize kalmış farz edenler aldanırlar ! Bu felâketin bir de henüz tatbik edilmemiş (uygulanmamış) ve bununla beraber tatbiki tasavvur değil hatta takarrür bile etmiş (uygulanması varsayım değil kararlaştırılmış) diğer bir kısmı daha vardır ki 1916 senesindeki Londra mukarreratıyla (alınan kararlara göre )(**) beşler meclisinin ihzar ettiği (hazırladığı) taksim projesi hep bu kısma dahil felâketlerdendir ; yani biz bu gün iki türlü tehdit altındayız : Bunların birincisi bu gün tahakkuk etmiş (gerçekleşmiş) olan felâketlerimizde ve ikincisi de bundan sonra gelecek olan müstakbel felâketlerde mündemiçtir (içindedir) ! Esasen en dehşetli kısmı da henüz proje halinde bulunan ve gözle görülebilir bir mahiyet almamış (duruma gelmemiş) olan tehlikedir. Meselâ Vilayet-i Şarkiye'nin (Doğu illerinin) bir Ermenistan haline vazı'nın mutasavver (konulmasının tasarlanmış) ve hatta esas itibariyle mukarrer (kararlaştırılmış) olduğunu söylersek, ne demek istediğimiz anlaşılır zannederim.

(*)Mondros mütarekesi.

(**) Bu kararlarla : Rusya bağımsız bir Arap devleti veya Arap devletleri federasyonu kurulmasını ve Suriye, Adana ve Mezopotamya'nın İngiltere ile Fransa arasında paylaşılmasını kabul ediyordu. Buna karşılık , Erzurum,Van, Bitlis vilâyetleri ile , Van'ın güneyinde Fırat, Muş ve Siirt vilâyetleri arasında kalan toprakları ve Trabzon'un batısında sonradan tespit edilecek bir noktaya kadar Karadeniz kıyılarını Rusya alıyordu.

Acaba bu müthiş mukarreratın (alınmış kararların) böyle yavaş, yavaş olmasa bile her halde birer birer , vilâyet vilâyet tatbik edilip (uygulanıp) durmasına sebep nedir ?

Yalnız devletin mağlûbiyeti , bize Suriye'nin, Irak'ın, Hicaz'ın, Yemen'in ziyanına mal olmuştur. Bu kadar fidye-i necat ita eden (can kurtarma akçesi /diyet ödeyen) bir devletin daha fazla bir fedakârlığa, mevcudiyetine nihayet verecek kadar müthiş bir fedakârlığa inkıyat etmesine (boyun eğmesine) hiç bir sebep tasavvur edilemezdi (düşünülemezdi) !

Acaba mütarekeden sonra gelip geçen ve bilhassa şimdiki sadrazam Ferit Paşa'nın riyasetinde tekrarlanıp duran hükûmetler ne için, hangi fayda mukabilinde mevcudiyetimizin ifnasına inkıyad ediyorlardı (yok edilmesine boyun eğiyorlardı). Millet de mukavemet (karşı koyma) kabiliyeti olmadığından mı ? Hayır, çünkü ırzını, namusunu, mukaddesatını Yunanlılar gibi asırlarca Türklere uşaklık etmiş bir takım esafile (alçaklara) çiğnetmek istemeyen bu millet bir İzmir müdafaası yaratmış olduğu halde hükûmet bunu da kabul etmek istemiyor. Nedir acaba hükûmetin maksadı, nedir ?

Eski muharebelerde kalelerimiz sukut ettikçe , askerlerimizle ahalimiz arasında bir takım rivayetler çıkardı : "Kumandan Paşa'ya düşmandan karpuz içinde altın gelmiş !" Yahut, " güğümle gelen yoğurdun içinden liralar çıkmış"! Veyahut "düşman bizim kumandanın çadırına bir gülle atmış, ve gülle patlamamış ! Çünkü içinde duka altınları varmış.." İşte şimdiye kadar her kale sukutunda bu üç suretten biriyle mutlaka kumandan rüşvet almış sayılır ve hatta kahramanlar bile iftiralar altında kalırdı !.Bu günkü felâketimizin en büyük ve en müessir sebebi işte bu efsanelerden isitihraç edilebilir (çıkarılabilir).

Filhakika (doğrusu) Sadrazam Ferit Paşa'nın hempaları, aldıkları altınları karpuz veyahut yoğurt içinde almıyorlarsa da her halde bazen eski Dahiliye Nazırı mahut (bilinen) Ali Kemal şaklabanı gibi düşman kesesinden ve bazen da daha eski Dahiliye Nazırı Mehmet Ali rezili gibi doğrudan doğruya Osmanlı tahsisat-ı mesturesinden (örtülü ödeneğinden) alıyorlar !. Bu alçakların, İstanbul'u işgal eden ecnebi kuvvetlerine istinad ederek milletin reyi hilafında muhafaza-i mevki etmelerinin (yabancı güçlere dayanarak milletin isteği dışında bulundukları makamları korumalarının ) bütün sebebi işte bu noktadan ve bu menfaatten ibarettir. Ecnebi kuvvetlerine istinad etmenin yegâne çaresi de tabii, Osmanlı menfaati yerine ecnebi sözü dinlemekle temin edilebilir.

Meseleyi daha vazıh (açık) surette kavrayabilmek için mesela İstanbul'un işgalinde hükûmetin nasıl hareket etmiş olduğunu göz önüne getirmek mecburiyetindeyiz. Mütareke muahedesinde pay-i tahta beynelmilel (başkent / İstanbul uluslar arası) bir şehir halini aldı, her halde herkesin başında ki festen başka Osmanlılığa delâlet edecek ortada hiç bir şey kalmamıştı ! Hatta halkın tramvaylara binip inmesine varıncaya kadar her şey ecnebi murakabesi (yabancı denetimi) altına girmişti !

O sırada İstanbul'da büyük bir salahiyete haiz (yetkiye sahip) bir İngiliz miralayı vardı. Bir gün bununla görüşürken payitahtın işgalindeki haksızlıktan bahsettim; bu ciddi ve vakur (ağırbaşlı / onurlu) asker bana cevap olarak " İstanbul işgalinin bütün mes'uliyeti doğrudan doğruya sizin kendi hükûmetinize aittir.!" dedi ve meseleyi şu suretle izah etti : Mütarekeden sonra İstanbul'a yalnız birkaç zabit gönderildiği halde aradan bir müddet geçtikten sonra Fransızlar bir de müfreze-i askeriye ( küçük askeri birlik) göndeririler; bunun üzerine İngilizler bu Fransız müfrezesini geri çektirmek için Bab-ı âlinin mütareke name ahkâmına istinaden protesto etmesini beklerler, hiç bir ses çıkmaz ! Bir kaç gün sonra Fransızlar bir müfreze daha gönderirler. İngilizler bu sefer olsun belki Bab-ı âlinin aklı başına gelirde protesto eder diye yine beklemeye karar verirler; fakat yine bizim taraftan hiç bir ses çıkmaz, nihayet üçüncü bir Fransız kıt'a- i askeriyesi ihraç edildikten (gönderildikten) sonra muvazenetin (dengelerin) kendi aleyhinde ihlâl edileceğini (bozulacağını) gören İngilizler de bilmukabele (karşılık olarak) payitahtımıza asker çıkarmak mecburiyetinde kalırlar ! Hükûmetin menafi-i milliyemizi (ulusal çıkarlarımızı) ne derece müdafaa ettiği bu acı hakikatten anlaşılır zannederim...

Vaziyeti tamamiyle tavzih (açıklamak/açıklığa kavuşturmak) için biraz da şimdiki Sadrazam Ferit Paşa'nın bu güne kadar ne yaptığını ne ettiğini göz önüne getirelim. Bir hükûmetin iki türlü siyaseti olur. Bunlardan biri siyaset-i dahiliye ve diğeri siyaset-i hariciyedir.

Fert Paşa'nın teşkil ettiği üç kabinenin her üçü de bu iki siyasetin her ikisinde de bu devletle bu milletin doğrudan doğruya aleyhinde hareket etmiştir. Bu hakikati isbat için evvela siyaset-i dahiliyesini ele alalım: Hain Ferit birinci kabinesini teşkil ettiği günden itibaren sözde Kanun-u esasiye (Anayasaya) dayanarak sadece muharebeden mütevellid (doğmuş / meydana gelmiş ) mes'uliyetimizin tayini ile meşgul olmaya başladı; böyle bir teşebbüse girişen bir hükûmetin en büyük vazifesi , tabii her şeyden evvel devletin mağlûbiyetinde methâldar olanların ( parmağı olanların ) muhakemesi olmak lâzım gelir.

Devlet, arazisinin belki dörtte üçünü kaybetmişti. Muharebeyi idare etmiş bir hükûmet için bundan büyük sebeb-i mesuliyet (sorumluluk nedeni) olamazdı ve zaten İttihatçıların lânet-i milliyeye duçar olmalarının ( milletin ilencine /lânetine uğramalarının) en büyük sebebi de bu toprakların ziyanında mündemiçti (kaybında yatıyordu /saklıydı). Bu itibar ile hükûmet-i hazıra (mevcut kabine) için tahkiki lazım gelen en büyük mes'uliyet bu koskoca devletin neden dolayı bu hale geldiği olmalıydı. Hain Ferit kabinesi; Vatanı, memleketi, milleti, dini, devleti hülâsa bütün mukaddesatı (kutsal şeyleri) bir tarafa bırakıp yalnız Ermeni tehciri (göçe zorlama) mes'uliyetleri ile meşgul olacak bir divan-ı harp-i örfi ( sıkı yönetim mahkemesi) teşkil etti ! Vatanın felâketini hiç kimseden sormuyor. Ermeni vakaiinde (olaylarında) kurban düşen yüz binlerce ümmet-i Muhammedi hesabını araştırmıyor, yalnız Ermeni Patriğinin keyfini yerine getirmek için Ermeni hukukunu müdafaa ediyordu !. Acaba kanun nazarında bir Müslümanın bir Ermeni kadar kıymet-i hukukiyesi (yasal değeri) yok muydu ? Neden Ermeni tehcirinden mes'ul olan Müslümanlar tecziye ediliyordu (cezalandırılıyordu) da Müslüman taktilinden (toplu öldürmelerinden / katliamından) mes'ul olması lazım gelen Ermeniler bigünah addolunuyordu (suçsuz sayılıyordu)?.. Yozgat vakayiinden dolayı idam olunan mutasarrıf Kemal Bey merhumun şehid-i milli telakki ( kabul) edilmesinde en büyük saik, işte bundan ibaretti ve işte bu sebeple İstanbul Müslümanları merhum-u müşarün-i leyhi (işaret edilen rahmetliyi) başlarının üstünde taşıyarak merkat-ı mubarekinde mağfiretullaha tevdi ederken ( kutsanmış kabrinde Tanrının bağışlayıcılığına emanet ederken) ağlamışlardı !... Eğer Kemal Bey merhum ile beraber birde Müslüman takdilinden (toplu öldürmelerinden) mes'ul olan Ermeni mücrimlerinden biri de idam edilmiş olsa idi mesele etrafında hiç bir galeyan-ı milli zuhur etmezdi (milli kızgınlık / hiddet ortaya çıkmazdı). Çünkü her iki millet efradı arasında mütekabil (karşılıklı) felâketlerden mes'ul olanlar vardı. Hal bu ki divan-ı harb-i örfi de Kur'an-ı Kerime sade mücrimler (suçlular) el bastığı halde İncil'e Şahitlerden başka hiç kimse el sürmemiştir. İşte Ferit Paşa'nın bütün siyaset-i dahiliyesi ve olanca hüviyet-i milliyesi (ulusal kimliği) bundan ibaret kaldı !.

Biraz da siyaset-i hariciyesinden bahsedelim. Bunun huttut-u esasiyesini (ana hatlarını) birer birer kaydediyorum:

1-İzmir faciasına doğrudan doğruya sadr-ı lahıkın (*) gaflet ve hıyaneti sebep olmuştur. Nurettin Paşa gibi tehlikeye karşı tedabir (önlemler) almakta olan vatanperver Vali ve Kumandanı, işgalin adeta arifesinde azledip yerine Kambur İzzet gibi bir lâini (lanetliyi) gönderdi. Bu mel'un da selefinin (kendinden önceki görevlinin) müdafaa tertibatını " İttihatçı" tahrikatı şeklinde gösterip mukabele için ecnebi kuvveti talep ettiğinden İzmir Yunan işgaline tevdi olundu ! Böyle olduğu halde hain Ferit , Kamburu halâ azletmedi.

(*) Ferit Paşa bir kaç defa sadrazamlıktan düşürülüp sonra yeniden aynı makama getirildiğinden , bu sanla anılır olmuştur.

İzmir felâketi üzerine kabinesinin istifasını verip o makamın ehli olmadığını ve mes'uliyetini zımnen (dolaylı olarak) itiraf etmiş olduğu halde ikinci kabineyi kendisi teşkil etmekten utanmadı.

2-Fakat bu ikinci kabine de , Paris'e götürdüğü heyet-i murahhasanın (delegeler kurulunun) sulh konferansından tardı (uzaklaştırılması) gibi bir rezalet üzerine sükût etti.

Ferit'in hıyaneti bu sefer büsbütün ayan oluyordu (görünüyordu) Çünkü Paris'de iken Mösyö Clemenceau ile olan muhaberatını (haberleşmelerini) İstanbul'a avdetinden (döndükten) sonra tahriben tercüme ederek ( çeviri yaparken bozarak) hem padişahımızı, hem milleti iğfale (kandırmaya) kalkıştı. Halbuki bu muhaberatın Fransızca metn-i aslileri (esas metinler) kendisinin İstanbul'a vürudundan (gelişinden) evvel Avrupa matbuatında intişar etmiş (yayınlanmış) ve bu suretle işi Bolşeviklik şeklinde göstererek memlekete müdahale-i ecnebiyeyi davet etmişti (yabancıların karışmalarına çağrı yapmıştı).

3- Yine aynı mel'unun notasında, Toros dağları , Anadolu'nun hudud-u tabiiye ve milliyesi ( ulusal ve doğal hududu) şeklinde gösteriliyor ve minnetice (sonuçta) Adana vilâyetiyle Maraş ve Urfa sancakları, camia-yı Osmaniye haricinde bırakılıyordu.

4- Hain Sadrazam , Zat-ı Şahanenin riyaset-i hilâfet penahilerinde in'ikat eden (Padişahın başkanlığında toplanan) Şura-yı Saltanatta bile "Vilayet-i Şarkiye'de vasi (geniş)bir Ermenistan teşkiline hükûmetin amade (hazır) olduğunu" ilân etmekten utanmıyordu.

5-İzmir'deki mukaddesatıyla vatanını müdafaa ile meşgul kahraman dindaşlarımızı arkalarından vurmak için çeteler teşkil ettiriyor ve in'ikat eden (toplanan) umumi kongremizi eşkıya çetesi telakki ederek (sayarak) Harput Valisi Ali Galip isminde bir mel'un tarafından tenkilini (ortadan kaldırmayı) emrediyordu. Ali Galip buna muvaffak olmak için Kürt atlıları getirecekti ! Bu suretle hükûmet-i hazıra (mevcut hükûmet) anasır-ı İslamiye beyninde kıtal ihdasını ( Müslüman unsurlar arasında savaş çıkarmayı) emretmişti ! Fakat millet bu işin bütün vesaikini (belgelerini) yakaladı.

6- Umumi Kongre Müdafaa-i Milliye Cemiyeti gibi hükûmetçe musaddak (onaylanmış) ve resmi bir müessesenin teşebbüsüyle in'ikat etmiş (toplanmış) olduğundan, hükûmetçe " Eşkıya Çetesi" addedilmesi tasdik-i Padişahiye iktıran etmiş (Padişahın onayına sunulmuş) bir kanununun kabine tarafından ayaklar altına alınması demektir.

İşte Harekât-ı Milliye bunlar ve daha bunlar gibi birçok sebeplerden tevellüt etmiştir (doğmuştur). Milletin bu harekâtını Padişahımızda son beyanat-ı mülûkâneleriyle tasvip etmiş (desteklemiş) oldukları gibi, Veliaht-ı Saltanat hazretleri de Temmuzun on altısı tarihiyle hak-i payi hümayuna takdim etmiş oldukları mufassal (geniş kapsamlı) lâyiha ile hükûmet-i hazıranın bütün cinayet ve ihanetlerini birer birer tadat etmekte (saymakta) ve Zat-ı Şahaneye Anadolu'daki teşkilatın metalib-i muhikkasını nazar-ı itibare (haklı isteklerini dikkate) almaları tavsiyesiyle nihayet bulmaktadır.

İstanbul'daki gazetelerde suretini neşrettirdiğim bu lâyıhayı muhtevi (içeren) nüshalar bir iki güne kadar buraya vasıl olacak ve " İrade-i Milliye" sahifelerinde de geçirilerek milletin enzar-ı ibretine vaz edilecektir (örnek alıcı bakışlarına sunulacaktır) .

İsmail Hami