İşgaller

2 Teşrin-i evvel,5. Sayı ,4. Sayfa

İzmir Fecayii

İzmir'in Yunan kıtaatı tarafından işgali İstanbul'da şayi olunca (duyulunca), evvelâ herkesi derin bir hayret kapladı. Bu hayret, hükûmetin bir tebliğ-i resmiyesi ilân etmesiydi.

Kimse, bunun vukuuna ihtimal vermez ve bunu, âmâlini terviç etmekle mütearif olan, (amacını büyütmekle tanınan) Beyoğlu gazetelerinin bir safsatası addederdi (sayardı / kabul ederdi).

Fakat şek ve tereddüde mahal yoktu (şüphe ve duraksamaya yer yoktu). Bu bir hakikat-i müellim idi (üzücü bir gerçekti). Türk ve Müslümanlar, ihdas edilen bu vakıadan fevkalâde dilhun oldular (yaratılan bu olaydan olağanüstü üzüntü duydular / yürekleri kan ağladı). Ve şimdiye kadar bu kabil haksızlıklara asla duçar olmuş değillerdi.

Asırlardan beri kendilerine vaki olan tarizler, yapılan binihaye (sınırsız - sonsuz) mezalim, Anadolu nun en ücra bir köyünde oturan ümmi (okuyup yazamayan) bir köylüsü bile Türk milletinin imhası için uzak yakın bütün devletlerin bir muahedeyi akd etmiş olduklarına kanaat etmiştir.

Türkler, kendisine ........ kabahatli telakki edileceklerine kanidirler (suçlu kabul edileceklerine inanmışlardır). Onların halet-i zihniyetini tetkik etmeğe (düşünce durumlarını incelemeye), .... dinlemeye hakları olup olmadığını tahkik etmeğe (araştırmaya) kimse lüzum görmez, uzun ve şanlı sayfalara havi tarihindeki hareketlerini nazar-ı itibare (dikkate / göz önüne) almaz. Türkler hakkında. sanki semadan nazil olmuş ( gökten inmiş ) bir hükm-ü kat'i (kesin hüküm) vardır, o kadar .... dır ki dünyanın her tarafında , Müslüman âleminden başka her yerde Türk'e zalim, barbar nazariyle bakmak o kadar tabiidir ki bunun doğruluğunu, yanlışlığını araştırmayı herkes zait (gereksiz) görür.

Bir maksad-ı mahsus tahtında işaa edilen (özel amaçla etrafa yayılan) bu yanlış fikir, telkinat-ı itimadiye sayesinde nazar-ı avamide bibahs olsa(güvenilir telkinler sayesinde sıradan insanların gözünde söz konusu olmasa ) bile bundan, hiç olmazsa doğruyu, yanlışı tefrike kadar malûmat-ı tarihiyeye haiz ( ayırdedebilecek kadar tarihi bilgiye sahip) yüksek sınıfların imtina etmemeleri lazım gelirdi (geri durmamaları gerekirdi).

Asırlarca devam eden sakim (yanlış)... ile şevket ve azametini zayi etmiş (parlaklık ve büyüklüğünü yitirmiş), taht-ı hakimiyetindeki araziyi kaybede ede mülk-ü hükümraniyesi İstanbul'a inhisar etmiş (hükmettiği mülk İstanbul ile sınırlı kalmış) olan köhne Bizans İmparatorluğunu son bir darbe ile ortadan kaldıran Fatih Sultan Mehmet'in arzu ve meramatını icraya mani (istediklerini yapmasına engel) olacak bir kuvvet varmıydı ? Eğer iddia edildiği gibi Türkler barbar olsaydı ve kendilerinden gayri milletlerin bekasını iltizamkâr olmasaydı (kalıcılığını gerekli saymasaydı) o zaman havza-i hükümlerine yeni dahil olan bil cümle cemaat-i Hırıstıyaniyeyi son ferdine varıncaya kadar mahv u ifna (yok edip öldüremezler miydi ) ?

Halbuki Türklerin fıtratında böyle bir hiss-i tahripkâr olmadığı gibi din-i mübin-i İslam da milel-i gayri müslimenin bigayri hak (Müslüman olmayan milletlerin haksız yere) katl ve idamına cevaz (izin) vermemiş olduğundan Türklerin o büyük hakanı Rum ve Ermenilere bu güne kadar mevcudiyetlerini me'mun olan fermanları bahşetmekte tereddüt etmedi (güvenceye alan emirleri vermekte duraksamadı).

Fatih'in bilhassa yaşadığı asra nazaran bi milli olan (ulusal olmayan) bu inayeti (bağışı) , yalnız kendi hayat-ı necibanesine atfetmekte ( soylu yaşamına bağlamakda) doğru değildir. Çünkü bu haslet bütün Türklere şamil olmasaydı Sultan Mehmed-i sanii istihlâf eden (ikinci Mehmet'in/ Fatih'in yerine geçen) padişahlar cidden cedlerinin eserine iltifat etmeyebilirlerdi (değer vermeyebilirlerdi). Mısır'ı fetheden bir Yavuz'un, Macaristan ovalarını çiğneyerek , Viyana surlarına dayanan bir Süleyman'ın bir avuç Sırp, Bulgar veya Rum'dan ne korkusu olabilirdi ?

Taht-ı tabiiyelerine geçenlere ( yönetimleri altına girenlere) karşı âli cenabane muamelelerini bezl eden (çömertliğini bol bol gösteren) Türkler alelumum (sıradan) bütün milletlere dest-i muavenet ve himayelerini (yardımcı ve koruyucu ellerini) uzatmaktan çekinmemişlerdir.

Henüz bir aşiret halinde iken ma'lûl (hasta) bir idareye muavenet etmekten (hasta bir yönetime yardımcı olmaktan) korkmadıkları için istiklâl kazandıkları gibi, hiç tanımadıkları ve bazı efradını ancak kendi üzerlerine gelen ehl-i salip (haçlı) ordularında gördükleri Fransızların bile imdadına koşmaktan kaçınmamışlardır. Fransa Kralı Birinci Fransua'nın Kanuni Sultan Süleyman'a müracaatı kabul ve matlubunun isaf edildiği (isteğinin yerine getirildiği), en muhtasar (kısa yazılmış) tarih kitaplarında bile mesturdur (yazılıdır) .

Bu satvetli (atılgan) padişahların ahlafı da (kendilerinden sonra gelenler de) aynı şiraze-i civanmerdaneden asla inhiraf eylememişlerdir (cömert çizgiden sapmamışlardır). Zaman-ı Saltanatlarında Hırıstiyanların , Musevilerin ayin ve ibadetlerini serbestçe icra ettikleri, hatta ecnebilerin bile bilâtehlike (bir tehlike olmaksızın) Kudüs-ü şerifi ziyaret eyledikleri inkâr kabul etmez hakikatlerdendir.

Anasır-ı Hırıstiyaniyeyi sırf bir maksad-ı barbarane ile iknadan dinen ve ahlaken memnu olan(Hırıstiyan unsurları sadece ilkel bir amaçla inandırmaya çalışması, dince ve ahlakça yasak edilmiş) olan Türkler, onlara din-i İslamı cebren (zorla) kabul ettirmeye tevessül etmemişlerdir (girişmemişlerdir), ve edemezlerdi de. Zira İslamiyet cebri ve ikrahı suret-i katiyede men etmiştir (zorlamayı ve zorla bir şeyi kabul ettirmeyi kesinlikle yasaklamıştır). Türkler , bilâkis (tam tersine) hafif bir vergi almakla iktifa ettikleri (yetindikleri) milel-i gayrimüslimenin hanuman ve ırzlarını sıyanet ( Müslüman olmayanların evini barkını ve namuslarını korumak) için en sadık bir muhafız gibi kanlarını bol bol akıtmışlardır.

Deli Petro zamanında Rusya canlanıncaya kadar Türk idaresinde yaşayan Hırıstiyanlar hiç bir vakit hükûmet-i metbualarına (bağlı oldukları hükûmetlerine / Osmanlılara) karşı hiç bir zaman adem-i memnuniyet (hoşnutsuzluk) göstermemişlerdi. Esasen kendilerini dilkûb edecek (kalplerini incitecek) ne vardı ? Ayin-i diniyelerini icrada serbesttiler. Mal ve mülkleri her türlü taarruzdan masun idi (saldırıya karşı koruma altındaydı). Ahkâm-ı diniyelerine tevfikan izdivaç ederler ve ihtilaf zuhurunda muhakim-i Osmaniyeye müracaatla (dinlerinin kurallarına uygun olarak evlenirler ve bir anlaşmazlık ortaya çıktığında), bir Müslümandan farklı olmayarak ihkak-ı hakk taleb edebilirlerdi ( haklarının mahkemece araştırılmasını isteyebilirlerdi). Ticaretlerine, ziraatlerine , sanatlarına devamdan onları men eden kimse yoktu. Milli bir hükûmetleri olsaydı, bu derece rahat edebilirler miydi ? Komşularının tecavüzlerinden , teneffüs için ne fedakârlıklar ihtiyarına mecbur (saldırganlıklarından soluklanabilmek için ne özverilerde bulunmak zorunda) kalacaklardı. Halbuki Türkler bu ağır vazifeyi deruhte etmişlerdi.

Büyük Petro, Petersburg tariki ile Baltık sahiline eriştikten sonra âmâl-i fütuhatcûyanesini tatmin için cenuba (fethetme emellerini doyurmak için güneye) ,Türklere saldırdı. Birinde duçar olduğu hezimetden (düştüğü büyük yenilgiden) kendisini, Türklerin semahat-ı ulu cenabı (yüce cömertliği) sayesinde kurtardı.

O Türkler ki : bedbaht İsveç Kralı 12. Şarl'a , din ve millet farkı göstermeksizin ağuşunu ilticalarına kemal-i mürüvvetle ( sığınmaları için büyük bir mertlikle / yiğitlikle kucak ) açtılar. Fakat Çar Petro bir tecrübe ile âmâl-i harisiyesinden feragat edecek kadar metanet-ül mizaç (aç gözlü emellerinden vaz geçecek kadar sağlam bir mizaca sahip) olmadığından, birinci vartadan kurtulur kurtulmaz tezvirat-ı ..... cuyanesine tekrar başladı. Mahiyetindeki ahaliyi, Moskof saflarında Türkler üzerine yürütebilmek için , bunların hiss-i taassuplarını tahrik edecek ne varsa yaptığı gibi , Bizans tahtında, mahiyeti meskût bir buhran ( özü / ne olduğu söylenmemiş / bilinmeyen bir karışıklık) bahanesiyle iddia-yı hakk etmek (hakkı olduğu savında bulunmak) tehdidinde bulundu.

Bu iddiaları, bu hırsları aynen evlât ve ahlafına da intikal ettirdi(çocukları ve torunlarına da aktardı). Ettirdiği için de Osmanlı tarihinin son üç asrını bir silsile-i ihanet fecayiyi (hainliklerin birbirini takibeden faciaları) ile doldurdu.

Rusya Çarları, kanları kaynadıkça... Türkleri bir an evvel parçalamak için bir taraftan ordularıyla hücum eyler . Ve askerlerinin muvaffakiyetini teshil (başarılarını kolaylaştırmak) için anasır-ı hırıstiyaniyeyi isyana Teşvik etmeye hadim (çalışan / hızmet eden) gizli memurlar , propagandacılar göndermeyi unutmazlardı. (Madadı var)

7 Teşrin-i Evvel, 6. Sayı,4. Sayfa

İzmir Fecayii

(Devamı)

Bu tahrikat (kışkırtmalar) neticesinde zuhur eden isyan veya ihtilâllere bittabi ve bizzaruri (isteyerek veya zorlanarak) dahil edildikçe hırıstiyanların yürekleri soğumaya başladı. Bu müsait halet-i ruhiye üzerine düşen zehirli propagandalar, zamanın icabıtıyla uyanmaya başlayan "Millet" hislerini ikad etti (ulus duygularını ateşledi).

Artık Osmanlı İmparatorluğu , bilhassa Rusya ve Avusturya hemcivar (çevresindeki) eyaletlerinde sakin hırıstiyanlar çeteler teşkiline , katliamlar ikaına kıyam ettiler (cinayetler yaparak baş kaldırdılar). Türkler bütün darbelerin nereden geldiğini bildikleri için Eflak!'da zuhur den bir isyandan, Tuna vilayetinde oturan Bulgarları, veya Belgrad havalisinde sakin Sırpları mes'ul addederek (sorumlu sayarak) intikam almadılar. Yalnız asileri tedip ve teskin ile iktifa ettiler (yola getirip yatıştırmakla yetindiler).

Ruslar ve Avusturyalıların mütevali hücumları (peşpeşe saldırıları) ve hain kuvvetler karşısında gerilemeğe mecbur olarak bir çok yerleri terk etmek ızdırarında ( zorunda ) kalan Türkler, bu kadar felâketden sonra ahkâm-ı hamidelerini (övülmeğe değer hükümlerini) kaybettiler. Moskof ve Avusturyalıların tazyiki üzerine terk-i diyar eden Macarlar, ancak Türkler nezdinde bir melci (yanında sığınılacak bir yer) bulabildiler ve Türk'ün ulu cenabına sığındılar.

Harici düşmanların vukuatı müstemirren (çıkardıkları olaylar aralıksız) devam ederken, dahili düşmanlar da ibraz-ı faaliyette (çalışmalarını göstermekten) geri durmuyorlardı. İmtiyaz-ı mezhebiye (mezhep ayrıcalığı) perdesi ve sıfat-ı ruhaniye setresi (giyimi / görünüşü) arkasında gizlenen Rum patrikhanesi , hükûmet-i Osmaniyeye her vesile ile müraiyane (ikiyüzlü) arsızlığından hali (geri) kalmamakla beraber , Mora isyanını hahzırlayanlara bütün kuvvetiyle müzaheret ediyordu (arka oluyordu).

Ruslar ile İngiliz ve Fransızların müdahale-i mahsusası sayesinde , Yunanistan İstiklâlini kesb (bağımsızlığını kazanmak) için, aynı hava tahdında ( aynı uygun koşullar altında) Sırbistan!a muhtariyet verilince artık Türkiye dahilinde yaşayan anasır-ı muhtelifenin (çeşitli unsurların /milletlerin) taşkınlıklarını zabtetmek imkân haricine çıktı (durdurmak olanaksızlaştı).

Türkler , mihen (eziyt) darbeleri ile sarsılan binay-ı devletlerini .......-ı istihdam namına koruyarak, ecdatlarından miras toraklarını vikâye etmek ( korumak ) için canla , başla uğraşırken tebaa-yı Osmaniye ünvanı taşıyan ve bu itibarla bilcümle hukuk-u menafiinden müstefid olan ( çıkarıyla ilgili yasalardan yararlanan) anasır-ı hırıstşyaniye, Türk idaresini müşkilât çıkarmaktan, Türk askerini arkadan vurmaktan çekinmiyordu.

Türkler, feth ettikleri yerlerin sekene-i asliyesini ne tehcir , ne de katl etmemişken (yerlilerini /asıl sahiplerini ne göç ettirmiş ne de öldürmemişken).istiklâline nail olan Yunanlıların, muhtariyet elde eden Sırpların ilk işi, havza-i idareleri dahilinde olan Türk ve Müslümanları envai mezalimle mahf u feda ve işkenceye tahammül edemeyen veya hayatını katliamlardan kurtarmak isteyen din-i islamiyeyi muhacerete mecbur etmek oldu. Bulgar Prensliği ihdasiyle.......

Türkler hakkında reva görülen muameleden dilhun olmayan (içi kan ağlamayan) kalmadı. Yüzbinlerce kişi yurtlarını terk etmek,gasb ve ihrakdan (yangından) kaçırdıkları bakiye-i malını yok pahasına satarak , alışmadıkları iiklimlere gitmeğe ve hezimetle neticelenmiş büyük bitr harbin buhraniyle bitap kalmış bir memleket de açlıktan hastalıktan ölmeğe mahkûm edildi .(Madadı var)

 

12 Teşrin-i evvel,7. Sayı,3. Sayfa

İzmir Fecayii

(Devamı)

Türkler, bu acı felâketlerden sonra bile intikam sevdasına düşmediler. 1313 Yunan harbinde Teselya'yı işgal ettikleri zaman, ahaliy-i mahalliyeye (yerli halka) her türlü gadr ve cefayı yapabilecek mevkide bulundukları halde, kimseyi öldürmediler, yerinden yurdundan kaldırmadılar, kendilerine has olan mürüvvet (mertliği / yiğitliği) ve insaniyeti gösterdiler. Lâkin yine âlem-i medeniyet namını kendine izefa eden ( uygarlık âlemi adını kendisine yakıştıran) Avrupa hükûmetlerinin nazar-ı tevcihini ((Türklüğe) bakış açılarını) kıramadılar ,Türklüğe sürülmek istenen lekeleri ve bühtanları silemediler. Girit'de binlerce Müslüman suret-i gaddarane ile (acımasızca)Yunanlılar tarafından şehit edilmesine mani' olamadılar Ekseriyeti-i azimesi (büyük çoğunluğu) Türk ve Müslümanlarla meskûn buluna Anadolu'yu ihmal ederek varidat-ı devletin kısm-i azamisini Makedonyalıların te'min'i refahı ( devlet gelirlerinin büyük bölümünü Makedonyalıların refahını sağlamak) için sarf ettikleri ve Anadolu'nun ocakları sönmüş milyonlarca Müslüman evladı Makedonya'da, mütemadiyen anasır-ı Hırıstiyaniyeyi, yine kendi hemcinsleri tarafından yapılan kanlı vahşetler , savrulan sıkı bombalara karşı muhafaza için feda edildikleri halde , hariçten mütemadiyen . böyle bin bir ateş gibi .... feveranları yatıştıramadılar.

Ecnebi zabitanının gayretine, kontrol memurlarının irşadına (aydınlatmalarına) rağmen sükûn-u asayişin tesis edilemediği (güvenliğin sağlanamadığı)Makedonya'da, Yunan eşkıyaları Bulgar köylerine tecavüz ettiği zaman ve ya Bulgar komitecilerinin Rum köylerini bastıkları zaman , mütecavizleri tedip eden (hizaya getiren) , mağdurların yardımına koşan yine Türklerdi. Türkler her mukatelenin sebeb-i müstakili (savaşın / vuruşmanın tek nedeni) gösterilen istidadı yıkmakla artık geniş bir nefes alacaklarını ümit ediyorlardı. Hıyanetle karşılaştılar. İhtiyaca tekabül etmeyen (karşılamayan) eski usul idareyi değiştirdiler (*) Fakat Türklerin canlanmasını istemeyenler, yeni idarenin teessüsüne vakit bırakmadan bunu katl için ellerinden geleni yaptılar. Avusturyalıların işgal ederek Bosna- Hersak'i suret-i katiyede ilhakı.(kesin olarak Avusturya topraklarına katması), bundan kuvvet alan Bulgaristan prensine de krallığını ilân ettirdi.

Bir taraftan İtalyanlar öteden beri göz diktikleri sırf bir Müslüman memleketi olan Trablus ve Bingazi'ye tasallût için vesile ararken Rusya'nın İstanbul sefiri "Mösyö. D...." de Balkan ittifakını vücuda getiriyordu.

Nâgehan (ansızın) tecavüze uğrayan Türkler, Afrika çöllerinde hiçden bir ordu teşkil ederek hasımlarının,zırhlılarının topları himayesinde daha ileri gitmelerine mani' olurken, Ruslar eski atalarına tabien (uyarak) Balkanları karıştırmağa , Sırplıları, Karadağlıları, Bulgarları, Yunanlıları üzerimize tasallut (sataşma) için büyük bir faaliyetle çalışıyordu.

(*) Meşrutiyete geçiş.

Muahede ile sulh ve sükûnete erişmeği ümideden Türkler henüz muahedeyi imzalamadan yeni bir harbe sürüklendiler. Pek yakında cereyan etmiş olan bu feci' harbin safahatı hakkında tefsilat itasına (ayrıntılarına girmeğe) lüzum yok. İptida-i muharebatta (savaşın başlangıcında) ,netice ne olursa olsun Statükonun muhafaza edileceği Avrupa düvel-i muazzamasınca resmen ilân edildiği halde, tali'i harp (harbin kaderi) kendisine teveccüh edince (dönünce) bu beyanat-ı resmiye unutuldu. Türkiye'nin parçalanması mahal ve meşru (yerinde ve haklı) görüldü. Esir düşen Osmanlı askerlerine yapılan eza ve cefadan . bunların % 60 ının esarette helâk bulunmasına hiç bir Avrupalı kalbi müteessir olmadı.

Harmanları yakılıp, Ocakları söndürülerek emvalleri gasba uğrayan ve mesakini ihrak edilen ( evleri yakılan) ahali-i islamiyenin açlık ve sefalet içinde yeni merciler aramak üzere kafile kafile yollara dökülmesine kimse acımadı. Kadın ve çocukların boğazlanması, ırz ve namuslarının paymal edilmesi, yüz binlerce Müslüman'ın feci' işkenceler içinde can vermesi medeni Avrupa 'da alicenap Piyer Loti (*) ve müteveffa Alfred Doryan gibi iki büyük ruhlu kesandan (kimselerden) başka kimsenin merhametini celb edemedi (toplayamadı) ...............

Bu felâketli harpte bu kadar kan döktükten , bihesap (hesapsız) zararlara düçar olduktan (uğradıktan) sonra Türkler dahili yaralarını tedavi etmek âmâlinde (amacında) idiler.

Vakıa, su-i tefsir edidle edile (gerçi kötü niyetle yorumlana yorumlana tahammül edilemez bir hal almış olan kapitülasyonlar, devletin gaileli zamanlarından istifade eden biinsaf ... kerhen (acımasız .... istemeyerek) kabul ettikleri ağır şartlarla yapılan istikraz (borçlanma) ,...

Ticareti hemen kâmilen ellerinde bulunduran ecnebiler temeddü vergisi vermiyorlardı. Sanayi-i dahiliyeyi teşvik (iç sanayiyi desteklemek) için gümrük rüsumunün tezyidine (artırılmasına) düvel-i muazzama muvafakat etmiyordu. Sermayelerini bol bol nemalandırmaktan başka bir gaye takip etmeyen ecnebi şimendifer kumpanyaları mahsulat-ı memleketin (ülke ürünlerinin) nakil ve ihracı için müsait tarifeler tanzim etmiyordu. Türkler bu vesait ile çok iş göremeyeceklerini görebilmek için uzun senelere muhtaç olduklarını takdir etmişler ve ona göre işe başlamışlardı.

Gümrük gelirinin umur-u maliyelerinin (parasal işlerinin), ordularının ıslahı için ecnebi müşavirler istihdam ettikleri gibi Vilâyet-i Şarkiye ye müfettiş-i umumiler tayin etmişlerdi. İstihdaf ettikleri (hedef seçtikleri) gayeye sükûnetle vasıl olabileceklerini katiyyen iddia ediyorlardı.

Çünkü ellerinde kalan arazinin ekseriyet-i sakinesi (oturanların çoğunluğu) Türk ve Müslüman idi. Gerek Rumeli ve gerek Anadolu'da ehemmiyetsiz ekaliyetler (azınlıklar), Türk vatandaşları ile gayet iyi geçiniyorlardı Aydın vilayeti sahillerinde oturup Yunanlıların propagandasına ma'ruz bulunanlardan gayri Rumlar, ....Konya ve sair vilâyetlerde Türk lisanıyla mütekellim (konuşur), Türk kıyafetleri ile labis (giyinmiş),Türk âdatıyla melûfturlar (göreneklerine alışmışlardır). O derecede ki: bunları Müslümanlardan tefrik eden (ayıran) yegâne şey cami yerine kiliseye gitmelerinden ibarettir. Bu emel ile ve bu şerait dahilinde umur-i dahiliyelerinde müsamaa-i hall eden (iç işlerinde duruma hoş görü gösteren ) Türkler, Balkan gailesinden birkaç ay sonra hasım-ı canları (can düşmanları ) olan Rusların yeni bir tecavüzüne (saldırısına) uğradılar. İstanbul hakkında besledikleri âmalin infilâk etmiş olan muharebe-i umumiye sırasında tahakkuk edeceğine zahib olan ( patlamış olan genel harp sürecinde gerçekleşeceğini uman) Moskoflar Türkleri sair bir harbe sürüklemekte tereddüt etmediler. Ve bir gün Osmanlı sahiline hücum ettiler.

Moskof tehlikesinden , Moskof tehdidinden , Moskof istilasından , Moskof harbinden bizar olan (usanan) Türkler, Balkan harbinin yorgunluklarını izale edemeden (gideremeden) yeniden meyadan - ı cenk ve cidale (savaş meydanın atılmaya) mecbur oldular.

(*) Piyer Loti . Türk dostu Fransız yazarı (1850 - 1923)

Elli ay süren huneyn (kanlı) harp esnasında Türkler her cihette kendilerine has bir şecaat ve kahramanlıkla muharebe ettiler. Maksatları istila-yı arazi (toprak işgali) değil temin-i mevcudiyet ve beka (varlığının ve devamlılığının sağlanması) olduğu için ve itilaf devletlerinin medeniyet-i akvam (milletlerin uygarlığı) uğrunda sarf-ı mesai ettiklerine kanaat hasıl ettikleri ( çaba harcadıklarına inandıkları) için Wilson prensiplerine istinaden (dayanarak) mütareke ahkâmına razı oldular.

Bu sırada bile senelerce omuz omuza harb ettikleri Alman efradını ta'lil. (bahane) etmemek suretiyle bir kahramanlık eseri gösterdiler.

Mütareke mevadından (esaslarından) bazılarının su-i tefsir edildiğine (kötü niyetle yorumlandığına) şahid oldular ise de tedabir-i mütehakkikanın vakitle ilgili bir mahiyete haiz olduğuna itimad ederek ( alınan önlemlerin sonuçlarının ortaya çıkmasının bir zaman konusu olduğuna güvendiklerinden) ses çıkarmadılar. Paris konferansının adilâne hükümlerini kemâl-i sabır ve tevekkül (büyük bir sabır ve boyun eğiş) ile beklediler. Sulh şeraitinin tebliğ edildiği (duyurulduğu) ve Türkiye meselesinin de kariben tetkik edileceğine intizar olunduğu (çok yakında inceleneceğinin beklendiği) sırada mütarekenamenin mahiyetinin ruh-u mütarekeye müsait olmadığı, bir bahane ile İzmir'in işgaline ve hem de kimler tarafından. Makedonya'da camileri ahıra çeviren,Müslümanları gazla yakan, Türk kadın ve çocuklarını boğazlayan Yunanlılar tarafından işgaline karar verildiği ilân olundu.

Yunan kıtaatının (askeri birliklerinin) ayak bastığı zamandan itibaren İzmir, tarihin kaydetmediği vahşetlere , fecaiye kanlı bir sahife oldu . Muhteris pençeleri arasında izlenen kirli tırnakları ve elleri Müslüman kanları ile boyandı .Bir çok masumlar gaddarane (acımasızca) boğazlandı, kadınların , kızların namuslarına ırzlarına tecavüz edildi. Mukaddesatları tahkir edildi (hakarete uğradı).. Rumluk ve Yunanlılık pek bariz bir surette kendini gösterdi. İnsanlıyete birer leke teşkil eden fecayi intihaben icra edildi (seçilerek yapıldı)

Yunanlıların yandaşları bu vahşiyane muamelatı müdafaa için bulacakları, ezcümle (kısaca): Türklerin başlattıkları ve kendilerinin ancak müdafaa-i nefs (kendini savunma) ettiklerini iddia eyleyecekleri şüphesizdir. Fakat bu vesile ile derc olunan resmi raporların mukaddimesine inanılması ile âlem bilir ki : Türk askeri mukavemete karar verdiği zaman öyle kolay kolay teslim olmaz. Çanakkale'de bulunanlar bu ciheti teslimde tereddüt etmezler.

Binaenaleyh (böylece) başlarında kumandanları bulunduğu halde, İzmir'deki kolordu erkânının teslim olması boş yere kan dökülmesine mahal bırakmamak için idi. Başlarına böyle bir felâket geleceğini tahmin etselerdi, her halde kendilerini pek pahalıya satarlar,hatta Yunanlıların İzmir rıhtımına ayak basmasını imkân haricine çıkarırlardı (engeller /olanaksızlaştırırlardı) Nitekim İzmir hadisesinden sonra halka tasallut-u kıyam eden Yunan müfrezeleri oradaki bir avuç Türk askerinden ve ahalisinden gördükleri istikbâle (karşılamaya) dayanamayarak geldikleri gibi geri gittiler.

Yunanlılar aleyhinde söylenen sözlere inanmamağa ahd etmiş olanları ikna etmek mümkün değilse bile çok güçtür. Fakat biz Türkler , Yunanlılar hakkında bir fikir ittihaz etmek (fikri kabul etmek) için bir kişiden, bir menbadan sadır olan (kaynaktan çıkan) fikirlere itibar etmeyerek hakikati tetkik etmek isteyenlere hitabediyoruz. bizim de takdirimizi calib lâkin zülem-i dehre (bizimde önem verdiğimiz, ancak zamanın karanlıklarına) karışmış olan eski Atinalıların , eski Ispartalıların varisi olduklarını idda eden el yevm (bugün) Yunanlı namını taşıyan bir mütereddi (soysuzlaşmış) milletin son 20 senelik tarihçe-i hayatını gözden geçirsinler.

Girit'de vahşiyane öldürülen binlerce Müslümanı, Makedonya'da katl ve tahkir edilen (öldürülen ve aşağılanan) Yüzbinlerce Türk'ü, İzmir'de 15 gün evvel boğazlanan ve hâlâ boğazlanmakda bulunan biçare insanları bir kere nazar-ı itibarları önüne getirsinler (hatırlasınlar/ gözlerinin önüne getirsinler) , asar-ı medeniyet namına Müslüman ecsadından ihramlar ( uygarlık eseri olarak Müslüman cesetlerinden piramit) yapmaktan başka bir marifet gösterememiş olan bu şaki tıynetli ( eşkıya ruhlu) adilere İzmir gibi sekenesinin (oturanlarının) Yüzde Sekseni Müslüman olan ma'mur bir eyaleti teslim etmek, onların vahşetlerine iştirâk etmek değil midir. Düşünsünler Harbin en şidetli bir safhasında bir kısım Belçikalıları Altın sahiline sevk ettiler. Buna karşı vatanını terk eden bu zavallı muhacirlerın elemiyle kalpleri merhametle dolan insanlar, bu gün harp değil, mütareke esnasında binlerce Müslümanın katl ve namusları helâk edildiğinden yerlerinden yurtlarından ayrılarak, dağlara iltica ettiklerini işitirler de acaba bu zavallılar için bir hiss-i retf duymazlarmı ?

Finlandiyalıların, Lehlilerin, Çeklerin, Slovakların, Hırvatların, Ermenilerin, Gürcülerin hasılı dünyada millet namını taşıyan her cemaatin mukadderatlarını tayin etmek (geleceklerini belirlemek) hakları teslim edildiği cihetle Türklerin de aynı hakdan istifade etmeleri tabii iken ve Türklerin ekseriyeti teşkil ettikleri vilâyetlerde hatta hükümranlıklarının baki kalacağı bütün dünyaca kavil ve milyonlarca medeni milletler tarafından tasdik edildiği,ı Wilson prensiplerinin 12. Maddesine derc edilmiş iken bütün bunlar an-ı vahitde (bir anda) unutuluyor . Ve hâlâ Türk şehirleri işgal olunuyor.

Âlem-i insaniyetin payidar (kalıcı) bir sulh ve sükûn isali için vaz' olunan düsturlar (prensipler yalnız Türkler aleyhine olursa mı tatbik olunuyor (uygulanıyor) , Leh de olanların hiç bir hükmü yokmu ? Yoksa Türkler, sırf Türk ve Müslüman oldukları için efrad-ı beşeriyeden ma'dud değilmi (insanlık âleminden / insandan sayılmıyor mu) ?.

İzmir' in işgali üzerine Türklerin ve bilumum Müslümanların hissettikleri bu galeyan, yalnız bu şehre matuf (dönük/ ilgili) zan edilmesin . Anadolu'nun ( bazı şehirlerinin) işgal altına alınmasının milli tezahürata sebebiyet vermemesi, evvelâ bu şehirler hakkında ittihaz kılınan (kabul edilen) kararların muvakkat (geçici) olduğuna umumda (kamu oyunda) bir kanaat mevcut olduğundan, saniyen (ikinci olarak) bu şehirlerin hin-i işgalinde ahali-i islamiyeye (işgal sırasında Müslüman halka) su-i muamele edilmediğinden neşet etmiştir (ileri gelmiştir). Yoksa kıymet ve ehemmiyet itibariyle Türk vatanının bir parçasının diğerinden farkı yoktur. Türklerle meskûn bulunduğu (Türklerin oturduğu) yerlerin her ne suretle olursa olsun bir ecnebi (yabancı) idare altına konulması hiç bir Türk için kabil-i tahammül (dayanılır) değildir.

Bu gün mukadderatını ellerinde bulunduranların, Türklerin hakk-ı sarih ve meşarı (açık hakkının işareti olan ) İzmir'i, herhangi bir r ecnebi boyunduruğu altına sokarlarsa , dünya yüzünde öyle bir menba-ı ihtilaf (huzursuzluk/ anlaşmazlık kaynağı) ve vesile-i cenk ve cidal (savaş nedeni) olacaktır ki âlem-i beşeriyet (insanlık âlemi) için tasavvur ettikleri sulh paydar olamayacak, asla vücuda gelmeyecek ve gelemeyecektir. 22 Haziran 1919